Genel

arkhe

neyse balık için su
insan için hava o

‘demokritos için biçimlenmiş madde
kant için bilinmeyen
schopenhauer için irade’

thales için su
empedokles için hava
ben için sen

thales ile balık
empedokles ile insan
benle sen

Genel

Palto*

sonra ben bir kıyafet olsam tenini çevreleyen

aman bir palto falan olmayayım ha

çıkarır uzatırsın uzağına sonra

vestiyer anlar muhakkak yalnızlığımı da

geçiriverir beni üstüne götürür düşkün sokaklara

tenhalığını pazarlamaya

bir palto olursam ben

karşı sandalyenin omuzlarına as beni

aman bir palto olmayayım ha

bir palto olursam ben

‘çıkarsana üstünü üşürsün dışarıda’

diyemem

belki unutmuşsundur beni bir palto olunca

aldanmışsındır da tanıdık bir söz duyunca

kanıverirsin elin adamına

görüşürüz çıkışa gel diye bağırsam da

duyulmaz sesim

anlamaz altımdaki ezilmiş ayakkabılar

ben bir palto olursam

içimde boşluğun

beni boynumdan asarlar

 

*olmamış adlı bir dosyadan olmamış bir şiir

Atışma Genel

O değil de kitaplar kemirilmek için midir?

Demin Fransızca bir e-posta yazdım, nasıl şakır şakır gidiyor Fransızca, sanki tez yazarken yarım sayfa için yarım hafta kıvranan ben değilmişim gibi. Her şey bu kadar kolay olmuyor ama. Hayat iyi de yaşamak zor diyoruz, öyle. Ürün iyi de eylem zor. Nasıl yapsak sorusu için yalnızca yapsak diyebiliyorum, yapınca oluyor. (Bazen de olmuyor. Sık sık.)

Mesela geçen gün bizim beyaz kıl yumağı Karl Gerard Mathilda’yı tavana doğru kaldırıp şöyle bağırıyordum: Sen aciz bir yaratıksın, ben olmasam içecek su, yiyecek mama bulamazsın, onu geçtim sıçacak temiz kumun olmaz. Muhtaçsın bana, o yüzden, ben ne diyorsam onu yapacaksın. Şimdi akıllı ol ve bana terliklerimi getir! Kendisini yere bırakmamla masanın üstündeki Rotring kaleme uçup, onunla oynamaya başlaması bir oldu. Dinlemedi değil, duymuyor.

Kendince bir emek veriyorsun, hem de nasıl emek… İstiyorsun ki bir karşılığı olsun. Tamam terlik getirmesin ama en azından yemeğini saatinde yesin ya da midesine iyi gelir diye 10 günde yetiştirdiğin bitkiden iki tane ısırıp sonra onu topaca çevirmesin. Ama ne oluyor? Sen isterken aslında onun isteklerine ayak uydurmaya başlıyorsun. Oraya çıkma, bu tasa dokunma, mutfağa girme derken bir anda oranın üzerini toplar, tası ulaşılamayacak bir yere kaldırır, mutfak tezgahını boşaltır oluyorsun.

Sonra düşünüyorsun: Belki hayat da o kadar iyi değildir.

2006 değildi bu siteyi kurduğumuzda. WordPress 1.5.2 vardı hiç unutmuyorum, tam siteyi açmaya yakın 2.0 olmuştu. Ne heyecanlanmıştım. WordPress öğrendik bu uğurda; CSS, PHP vs.

O kadar emek veriyorsun, sonra daha sabah bile değilken kulağının tam dibinde bir mavi bir kehribar iki göz. Dün gece uyumadan önce okuduğun kitap kemirilmekte. Sinirlenemiyorsun bile ve müdahale etmeden:

– Kızım, kitaplar kemirilmek için midir?

Belki de öyledir, biz yanlış anlamışızdır.

Atışma

O değil de

Geçenlerde ne vesile ile bilmiyorum fakültenin orada mehter takımı geziniyordu. Arkadaş, hala ezberimdeymiş ya marşlar! Veledlikte çok dinledim, coşturan müziği severim, aynı kafayla çok Ahmet Kaya da dinledim, gerçi Ahmet Kaya’yı bin türlü kafayla dinledim ya… Neyse “Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın” kısmı gelince acık aydım. Geçenlerde 27 yaşımda olduğumu farkedince bir fena olduydum zira. smeagolluğum tuttu: Ne yaptık biz bu sürede? Dedim kendime.

Verilecek en müspet cevaplardan biri sekiz yıllık bir birlikteliğimin oluşu, çok sağlam adamlar tanımış oluşum, bir de adamın ünisex bir kelime oluşunda ısrar etmeyecek kadar kadın sevmeyi öğrenmiş oluşum. Fakat hala gözüm yolda. Hala telefon çalığında bana mı diye küçük küçük heycanlanıyorum. Elbet çoğunlukla aslında telefondan ses dahi gelmemiş oluyor. Ulan, hala yazıyorum.

2006 olmamıştı elyazmasi.org için çalışmalara başlayalı. Onu da yarım bıraktık, kalıbımıza tüküreyim. Amalarımız kadar çapsızız abicim. Bin türlü başka iş tuttuk elbet ama hanigisinde ama demedik. Amaya dahi amam var benim. Şu eksik oluşu tam tamına yapabilseydim bari diyorum.

Bir de ‘neyse’ çıktı. Neyse diyorum yolun yarısına var daha.

Nasıl yapsak, Tunca?

Genel

Kadınlar Pembe Sıçar

 

Kadınlara sonra geliriz,. Ne de olsa her konu onlarla alakalı değilmiş gibi yapmak adettendir. Esas mevzu osurmak!

Osurmak, üniversiteden beri baya baya bir gündem. Neden? Bir kere çok osuruyoruz. Üç komik. İki ayıp! Kafam karışık olmasa yazmazdım zaten. Benim için yazmak, böylesi, önce kendime yazmak. Sanırım her türlüsü. Daha gerçekten yazacak kadar ol(a)madım. Yazdıkça oluyorum. Yazar olmuyorum yine de. Oluyorum sadece. Ne bok olduğum belli değil. Neyse! Ne kendimi ne yazarlığımı böyle osuruktan bir konuda tüketecek değilim. İyi yazarım!

Biz mi çok osuruyoruz yoksa alenileşti mi sadece? Neydi o? Kahvede söylüyorlarmış ya: “Beyler! Az osurun.” Kendisine deli mahlasını uygun gören biri, osurmak için popodan nefes vermek demiş. Bakalım ne çıkar bundan. Bir, ihtiyaç. İki, alt tarafı hava çıkıyor, abartmayın. Üç, insan dilediğince eyleyince yaşadığını anlıyor. İhtiyaç olduğu ve yaşamsal olduğu ise maksadı, katılırım deli efendiye ama abartmayın diyorsa, yoo dostum, bu tam da alay edilecek konu.

Yusuf Atılgan mesela, kötü yazarın nişanıdır böyle hayati konuları atlamak der. Bununla da bırakmaz. Bir vesile bir yer daha açar Aylak Adam’da, “Bir büyük şehrin gürültüsünde insan, kimseye sezdirmeden istediği zaman yellenebilir. O yellenemezdi.”

Yellenmek! Atılgangiller henüz osuruğu keşfetmemiş miydi acep? Pek bir kibar gelmiyor mu sana da yellenmek. Keşfetmemişler miydi osuruğu yoksa tüm bu aykırılığına rağmen yellenemeyen Aylak Adam mı? Hem niye yellenemez ki şehrin gürültüsü bastırmışken yanakların alkışını. Belki o vakit daha metrobüs kokmuyordur şehir. Çünkü yellenemezdi diyor. Yellenmez mi diyor yoksa? Yellenemezse toplum onu yalnız bırakmıyor diyeceğim kibarca. Kibar olmayarak da kişiliksizmiş diyeceğim. Yani osurmamasının tek sebebi toplumun ona osurmanın yanlışlığını öğretmesiyse ve toplum bu eğiticiliğinde ikiyüzlüyse. Sana ayıp diyorlar ama kendileri yalnızken veya sen fark etmeyecekken osuruyorlarsa. Belki mesele zaten senin kimin osurduğunu bilmemen değil de rahatsız olmamandır. Öyleyse zamanlamasını iyi ayarlamak kaydıyla osurabilirsin, sıkıntı yok. Zaten bizim nesli cayır cayır osurtan biraz da bunun ikiyüzlü bir tabu olduğunu düşünmesi. Toplumla ilgili sorunları var neslin, ve otoriteyle. Baskıya gelemez bizim nesil osuruverir. Öte yandan yediğimiz içtiğimiz belli sonuçta; osurmamak, geğirmemek nasıl mümkün? Fakat neden bunun için çaba harcansın, bir de bu var. Yani bir jimnastik videosunda yanlışlıkla osuran elemanı gördüğümüzde kıh kıh gülüyoruz da aramızdan biri göğsünü gere gere veya alelade nefes almak gibi osurunca niçin sorun oluyor? Ve dostum kadınlar neden pembe sıçar?

 

Bakkaldan dönüyordum, efkarım burnumda, bilinse mi saklamalı mı derken önümde yürüyen bir amcayı fark ettim. Amca osurdu çünkü. Bu gürültülü özgüvenin nasıl göründüğünü incelerken bir kez daha. Amcanın sağ kulağında işitme cihazı takılıydı. Duymamış mıydı, umursamıyor muydu? Umursamıyorsa neden?  Yaşlı adam insanlardan umudu kesmiş olabilir. Nasıl bilindiğiyle ilgilenmiyordur mesela. Hamamlarda da öyle olur ya, en çirkinlerdir gösteriş meraklıları. Buraya dikkat! Zira göstermeye meraklı değiller, kendileriyle ilgileniyorlar sadece; kemikleri ısınsın acık. Onları gördüğünde ‘işte taşak bu’ dersin.

Şimdi güzelim laubalileri, çabuk sıkılanları, hevesgilleri kaçırdıysak sonunda senle iki satır ciddi ciddi konuşalım, dalgamıza bakalım.

Sıçmak hayvani, vahşi. Sorunlarım var biliyorsun, bir sefer insana yakışmıyor demişliğim bile var. Ama öyle değil ya. İnsan diye zaten kakası gelene diyoruz ya. Ne bu süper insan tribi? Hiç acıkmasan, sırf keyfinden bir kadar yersin, bakma şimdi atıp tuttuğuna. Doğrusu yaşamak için yemektir. Yaşamak aramaktır. Aramak ise yine bir kadar yiyecek bişi aramaktır, biliyorsun işte paylaşınca daha bir doyulur.

Olmuş mu, olmamış, böyle piç ederim. Eh, tanrı bağırsaklardadır dedirtilmişti Beethoven’a. Aslında mevzu şu: Bana hala şiir sevmek şairi sevmemek gibi geliyor, piçtir şair, acık mezesi oldu mu sevimli bir piç kurusu ama önce piçtir şair, söz ayrılıktır çünkü, bak rauf bey bile o masanın ardında saklandığı vakitlerde olsun pardösüsünün içine gömülüyken veya. Hiçbirinde susmazmış meğer. İki olmadan söz olmaz. Şimdi bana inanmazsınız siz ben anladığımı bir şaire anlattırayım: “Karnemde sevinç bir aşk iki.” Şimdi bundan da herkes dilediğini anlayacak, biraz kendi meramımı açayım, sonra bir şair daha getiririm şahit. Efendim, aşk başka vuslat başka. Birine aşık olduğunda kavuşma ihtimali seninle birliktedir fakat henüz kavuşmamışsındır yani aşkta bir kadar ayrılık vardır. Ha kavuşunca aşk biter mi bitmez mi oraları bilmem. Şunu bilirim (bilir miyim?) : her şiir bir aşk şiiri olduğu kadar da aşk şiiri değildir. Anladın değil mi? Yani konusu doğrudan aşk olmayan politik, pastoral, epik bir sürü şiir var ama şiirin kendisi aşklaşır hep. Şimdi bunu şundan söylüyorum bir şeyi yaşamak başka şiirini yazmak başka, bir şiiri yaşamak başka, şiir gibi yaşamak başka. o zaman bunun hatırına yeni bir çay bir dal sigara.

Ne diyorduk?

Ha! Şair getirecektim şahit olarak. Sylvia Plath, tanımam etmem, şairmiş ve şöyle demiş: “Su ya da ekmek gibi bana göre, kesinlikle hayati bir konu. Şiir yazdığımda ya da yazarken kendimi bütünüyle tamamlanmış hissediyorum.” Vuslata benzer bir hal değil mi? Ama vuslat yok, şiir var. Her dert bir ayrılıktır ve tamlık, daimi bir tamlık, hareketin bitmesi demek. Hareket, durmak… Işık, gölge. Zifiri karanlıkta gölge olmaz ve mezarda hareket. Tamlık peşinde öldürmeyiniz aşkınızı, o sadece hissettirir ve inandırır tamlığa, güzel görürsünüz inanınca, görünce güzel oluverir, güzel olunca tam olunuverir… Tamlığın büyüsü bir osurukla kaçar mı?

Osurmak abdest bozar. Sevgililer, sanki osurmak için daha fazla bekliyorlar öpüşmekten. Halbuki öpüşmek de abdest bozar. Öpüşmenin hazzından daha mı etkileyici osurmanın acısı. Çok bekleyen acı acı osurur sonunda söyleyeyim. Gençler, osurun! Kalkıp abdest alın sonra. Osurmama diye bişi yok.

Aşk abdest gibidir. Arınmak gerekir. Arınmak için arınacak durumda olduğunu bilmek gerekir. İnsan arınacak olandır, arınmış olan değil. İnsan mütemadiyen kirlenir, mütemadiyen arınması gerekir. Birindeki arınma çabası… Tüm o kire rağmen beyaz atlıymış gibi o tavırlar…

Aşk da abdest gibiymiş; bozuldukça tazelemek gerekirmiş lakin buna kudret yetirecek o berrak suyu bulmak ne mümkün? O göz biz de ne gezer?

İnanacak gibi oluyorsun… Tam abdestini almışsın, bir osurma isteği, şeytan, içimizdeki şeytan. içimizdeki S. Ali: peki bu sevmek midir? Bu ara insanın bir insanı tekrar ve tekrar sevmesinin mümkün olduğunu deneyimledim, ama tekrar aşık olmak veya dileyince aşık olmak… böyle bir şey var mı zannetmiyorum, ben sadece tazelemekten bahsediyorum, o da sevda, sevgi ve aşkı birlikte ve ayrı ayrı düşünebilenlere… şimdi benim çok sevdiğim arkadaşlarım oldu, muhabbetin dibine vurduğumuz, dar vaktimde yanıma koşan… Göreceğim diye hiç heyecanlanmadım ama mesela onları… Onların da gittiği oldu, yalnızlığı sayelerinde tattığım. Ama ‘bir sen’ demedim hiç birine, yemeden içmeden kesmedi dostlarımla dost oluşum.

Aşka inan! Amayı bir kenara bırak, ama en hainidir kelimelerin.

Ve şu sahip olma meselesi…vuslatla karışır, kavuşunca tam olacağını sanıyor ya, ya insan sevdiğine bu kadar yüklenir mi? O da eksik ki ona da sen tamlık hissi yaşatıyorsun. Ama yok sen illa onu kafandakine dönüştürüvereceksin, bunu zorla yapacaksın, öldüreceksin elemanı, sonra da aşk bitti! Fesuphanallah! Neyse sigaram geçiyor, fazla uzattım herhalde. Şu sahip olma meselesi, aşk konusuna gücü de katıyor. Ah! O, mesafe ne tatlıdır, oysa.

Önce şunu söyleyeyim, sahip olmadığını istersin, bu basit bir farkındalık. Güce sahip olmayanlar güç ister. Birine sahip değilken onu istersin. Ona sahip olmak için güç istersin. Fakat dostum asla elde edilemeyecek olanı istiyorsun zira zorla güzellik olmaz. Birine sahip olamazsın. Lafı uzatmayacağım, bunu sen de biliyorsun. Duyulduğunda hoşa giden bir lafı bir yardakçının ağzından duymak gibidir sevdiğine zorla söylettiğin vakit o lafı. O da bir kadar sana sahip olmak istemiştir, söylediğinde göreceği tepkiyi bu yalan ifade ile satın alma peşine düşmüştür. Yoo dostum. Ticaret yapmıyoruz, biliyorsun. Biri inanarak, bilerek ve isteyerek söylerse bu iş olur, o kadar, gerisi tıraş.  Kazanmak zevk verir, doğru olanı yapmak huzur! Potansiyele takılma, daha fazla güçlü olmaya, senden güçlüsü olacaktır hep, sen potansiyelinin neresindesin? Zayıf olduğun için bu soruyu sormayacaksın, tam olmak için soracaksın, sonra potansiyelin artar sen yine eksik kalırsın, orasını bilemem.

Bana bak! Buraya kadar bir cevap için okuyan, aklına şaşayım. Gönlüne bereket. Şu vakitten sonra, anlaşılmayı bekleyecek kadar yanlış anlamış olduğumuzu sanmayınız. Yanlış anlaşılmalar, anlaşılmamalar, yok sayılmalar, kim olduğumuzu sormalar, kim olduğumuzu söylemeler, hepsini evet hepsini hala anlamaya gayret edecek kadar ciddiye almakta yaşamımız, affedersin taşak geçmekte yazılarımız. Ben kaçtım, acık sen konuş. Bu ara osurun dediysem, bokunu çıkarmayın, kızın yanında osurma hayvan herif! Acık tam ol!

Genel

Neden Aras Kargo Kullanmamalısınız?

Özellikle çok zor koşullarda çalışıldığından emin olduğum sektörlerdeki firmalar hakkında yorum yaparken olumsuzlukları görmemeye çalışıyorum ama burada neden bir kargo firmasını kullanmamalıyım sorusu tek tek çalışanlarla değil bir sistemin ne kadar kötü olabileceği ilgilidir.

Bir toplumsal yapı, devlet kurumu ya da şirket işleyişinin ne kadar sağlam olduğu kriz anlarında ve alışılagelmişin dışına çıkılan istisnai anlarda belli olur, malum. Bizim de çalıştığım firma münasebeti ile sürekli olarak haşır neşir olduğumuz Aras Kargo ile ilişkilerimiz monoton ve rutin idi: Cağaloğlu’ndan genelde bilindik adreslere ve hemen hemen aynı ebatta gönderiler. Ufak yanlışlıklar olsa da büyük bir soruna hiç şahit olmadım.

Aras Kargo Logo

Aras Kargo Logo

Ta ki, bugün (29.08.2013’te) Cağaloğlu’ndan Seyrantepe’deki Ali Sami Yen Spor Kompleksi’ne aynı gün içinde bir paket ulaştırmam gerekene kadar. Muhtelif motokuryelerden fiyat aldıktan sonra bir de anlaşmalı olduğumuz Aras Kargo’yu arayalım dedim. Telefonda saat 5’e kadar Seyrantepe’de olması gereken bir paket olduğunu söyleyip, halledip halledemeyeceklerini sorduk. Onlar da göndeririz ama saat 10’a kadar kendiniz getirmelisiniz, dediler. Olağandışı bir durum olmasına rağmen bizim dükkana uzak sayılabilecek bir konumdaki kargo merkezine pakedi bıraktım.

read more »

Genel

Berkin Elvan

Berkin, 14 yaşında, başından gaz fişeği ile vuruldu, 16 Haziran 2013’ten beri komada. Vuran? Bilinmiyor. Biz biliyoruz.

Dün destek için Taksim’de toplananlara polis müdahale etti. Annesinin durumu aşağıdaki fotoğrafta, ailesi yaralananlardan özür diledi.

Bunları görmüşsünüzdür, buraya da not düşeyim, olur da bir gün unutsak, görür utanırım.

elvan-anne

Sakla Samanı

Deniz Gezmiş’in abisi Bora Gezmiş, direnişinde gözünü kaybeden Erdal Sarıkaya’ya Deniz’in parkasını giydirdi

deniz-gezmis-parka

Kaynak: https://twitter.com/madxclaim/status/361463767290216448/photo/1

Genel

yaprak döker bir yanımız

Birikim Dergisi’nin konuyu tam 12’den vuran Gezi sayısı kapağı: … bir yanımız bahar bahçe. Yüzümüzde güller açtı, mutlu olduk, içimizi boşalttık, bir olduk, muhabbete doyayazdık… Ama aklımızın bir köşesinde hep ölen kardeşlerimiz var, kazanırken kaybettiklerimiz, polise şiddet uygularken ölenler (Hiç utanmıyor değil mi? Biz bunu unutmayacağız: “Türkiye’de 4 kişi polise şiddet uygularken ölüyor; tweetler, Facebook’lar dünyanın altını üstüne getiriyorlar. Mısır’da 300 kişi ölüyor, dünya sessiz. Bizim feryadımız bu haksızlığa”).

Ahmet İnsel haysiyet isyanı diyordu, pekala mümkün ve hatta katılmamak elde değil. Axel Honneth’in tanınma stratejileri üzerine çalışırken ve bu tanınmanın gerçekleşmediği durumlarda ortaya çıkabilecekler üzerine kafa yorarken, ihtimaller değil de doğrudan bir yaşantı olarak karşıma çıktı. Konuyu apolitikleştirmeye (Eylemi gerçekleştirenler hakkında konuşurken sık sık telaffuz edilen apolitik gençlik yaftalaması, sanıyorum ki ‘örgütsüzlüğe’ vurgu yapıyor, yoksa böyle bir hareketi gerçekleştirenlere apolitik demek en azından izansızlık olur.) ve sınıfsallığını yok saymaya çalışan yorumlara rağmen ciddi itirazlar ve yorumlamalar hoşuma gitti. Bir kısmını da burada derlemeye çalıştık çalışacağız. Paragraf başına dönersek; tanınma, Honneth ve yaşananlarla bağlantıları için: Tanınma Siyasetleri ve Sol – bağlantıyı bu yazıda aramayınız, umarım bir ara ben kurmaya çalışacağım.
Kimini görmezden geldiniz, kimini öldürdünüz, kimini zamanında öldürenleri yücelttiniz, kimine hakaret ettiniz, kimini tanımadınız, kimine nefes hakkı vermediniz. Belli bir mahalleye doğrudan ya da dolaylı olarak dahil olmayan herkes için bir rahatsızlık sebebi yarattınız. Salt kalkınmaya dayanan iyi ekonomik gidişat biraz çalkalanınca ise karşınızda ilginç bir kitleyi buldunuz. Bu nesil sokağa çıkarken ‘fanilanı giydin mi’den önce ‘kimliğini yanına aldın mı’ sorusu ile büyüdü ve siz bu soruyu soran ebeveynlerin kendi elleri ile sokağa gönderdiği kalabalık ile karşı karşıya kaldınız. ‘biz, onlar, biz, onlar, siz’ o kadar itti ki bir noktada ‘yeter’ deyip, biz olmaya karar verdik. Bir de baktık ki, pek de yalnız değilmişiz. Zorunlu bizlik büyüdükçe büyüdü, çok şükür bene dönmeden büyemeye devam ediyor.
Haysiyet isyanı, evet, ama bir yandan da Süreyya Evren’in dediği gibi Bir Allahını Seven Defansa Gelsin Hareketi nedenleri ve ne içinleri yazıda. Tecrübe ile öğrendiğimiz yollarla (talcid, maske vs.) yardıma koşmak; önce kendimize sonra başkasına ama hep bize.
İkinci günden sonra bütün bu olanlar bugün bitse bile ne kadar çok şey kazandık, ne kadar çok kazandık diye düşünüyorum. Evet, kazandık: bir yanımız bahar bahçe.
Diğer yandan gel de bunu Ali İsmail’in, Ethem’in, Medeni’nin, Abdullah’ın, Mehmet’in annesine, babasına, kardeşine anlat.
Anlatamazsın. O yüzden; yaprak döker bir yanımız.
Sonuç: Yazı derli toplu olmadı, çünkü dağıldım. Aşağıdaki fotoğrafı Ethem’in ağabeyi Mustafa Sarısülük yayınlamış. Bir bakın, anlayacaksınız.
anneler
Genel

Gezi ve sonrası için seçilmiş makaleler – yazılar – 4

Lafı dolandırmayalım: Anti-gerontokrat isyan
Ne oluyor? Nereden çıktı bu çocuklar? Bunlar, daha dün en güzel AVM’lerden en marka alışverişleri yapan çocuklar değil mi? Niye böyle bir şey yaptılar? Veya bu sorular, sahiden sorulması gereken sorular mı?Öngörülebilir olan, o zamanki düşünme biçimlerinizle algılayabildiğiniz şeydir.

Toplumsal patlamanın göstere göstere geleceğini sananlar, tarih kitaplarına fazla gömülmüş olmanın körlüğünü yaşıyorlar. Fransız Devrimi’nden, diyelim ki, iki yüz yıl sonra, 1700-1789 arasında olan bitenin devrim koşullarını hazırladığını okuyunca, o 89 yıl boyunca herkesin bunu tahlil edip zaten bir devrim beklentisine girmiş olduğu gibi bir yanılgıyla hareket ediyorlar. Bu yüzden “şimdi bu çocuklar nereden çıktı, niye çıktı” oluyor ilk tepki. Oysa, o kadar okuduk, konuştuk, bunu öngörebilmemiz lazımdı. Halbuki kolayca öngörülebilir olan, aynı zamanda engellenebilir olandır. Ve öngörülebilir olan, o zamanki düşünme biçimlerinizle algılayabildiğiniz şeydir. devamı için

Darbe, OTPOR, Melih Gökçek, Cemil Çiçek ve Arkadaşları

Melih Gökçek, son günlerin -ve bütün zamanların- popüler simalarından… “Gezi Hadiseleri”nin arkasındaki “kirli senaryolar”ı deşifre etmek için adeta tek kişilik bir ordu gibi savaştı.Twitter performansı muhteşemdi. O da yetmedi koca koca kartonlara yapıştırdığı belgeleri televizyon ekranlarında sallayarak milletini aydınlattı. O da yetmedi “OTPOR” videoları oynattı televizyonunda. O, Oynat Kızım… Oynat Kızım…” dedikçe kafayı oynatacak gibi olduk… “Gezi Hadiseleri”nin “beynelmilel Yahudi teşkilatı” tarafından finanse edilen Sırp örgütlenmesi “OTPOR” adlı memleketimizde darbe ortamı yaratmak için tezgâhlandığını ibretle izledik. “Gezi”den sonra “Mısır Hadiseleri” oldu. Önce “flaş açıklamalar” yaptı Gökçek ve sonra da Mısır’da yapılan darbeyi görmezden gelen ABD ve AB’ye karşı Twitter üzerinden bir kampanya başlattı:  “AB [Avrupa Birliği] ve ABD [Amerika Birleşik Devletleri] hipokrasiyi durdurun.” Oysa ki Gökçek, Hipokrasiyi durdurun derken hipokrasinin alasını yapıyordu. Nedir Türkçesi bu ecnebi kelimenin? İkiyüzlülük… Evet… Ama tam karşılamıyor. “Riya” doğru kelime olabilir mi? İslami referanslara da yaslanan bu kelime uygun mudur? devamı için

Dörtdörtlük Alevi’ye dörtdörtlük sorular 

“Alevilik Hz. Ali’yi sevmekse ben dörtdörtlük Alevi’yim” diyen, aslında ne demek istemektedir?
Bunu öğrenmek mi istiyorsunuz? O zaman derhal bir test yapın. Mesela böyle diyene hemen şu soruyu sorun:
Dostum, madem dörtdörtlük Alevi’sin, neden cemevlerine ibadethane statüsü vermiyorsun?
Alacağınız cevap şu olacaktır:

Kardeş, sen beni yanlış anladın. Ben bir şart koştum… “Alevilik Hz. Ali’yi sevmekse” dedim… Hz. Ali cemevine değil camiye gitmiştir… Ne gerek var cemevine… Aleviler bıraksın cemevlerini… Gelsinler camilere… Kılsınlar namazlarını… devamı için