Author Archives: Tunca Üçer

Gezi ve sonrası için seçilmiş makaleler – yazılar – 2

Şu aşağıdaki ikisini Vahdet rica etti.

“Bir zamanlar mazlum olmak, zalimleşmemizi ya da zalimin yanında yer almamızı gerektirmiyor!” – Fikir Zamanı

Ey Müslümanlar!

Hayatımız değişiyor. Çocuklarımıza başka bir dünya bırakacağız.

Gezi hareketinin ortak paydaları ve yeni örgütlülük biçimleri – Cihan Tuğral – Fikir Zamanı

Yalnız, bu dinamiklere bakıp bir orta sınıf güzellemesi çıkarmak eleştirel sosyal bilimciler için de, sol siyaset için de yanıltıcı olur. Birincisi, benzer bir hataya 1980’lerde dünya çapında düşüldüğünü hatırlayalım. O zaman da orta sınıf (biçimsel) demokrasinin kahramanı ilan edilmişti. Sonraki yıllar orta sınıfın sıklıkla demokrasi karşıtı saflarda yer aldığını gösterdi oysa ki. Bugün orta sınıf daha da cesur, biçimsel demokrasiyi aşan taleplerin sırtlayıcısı haline gelmiş olabilir; ancak, bu aktörlerden bazılarının üç beş yıl sonra sermaye ile yeni talan ittifakları geliştirebileceği ihtimali gözden kaçmamalı. On yıllardır hayatları agresif/pozesif bireysellik (tüketim, başarı, rekabet, vs.) üzerine kurulmuş öznelerin, kamunun ortak alanlarını nereye kadar savunabilecekleri de sorgulanabilir.

Buna da ben denk geldim bugün. 2012 Şubatı’ndan bir yazı. Beyoğlu neden dönüşüyor, anlamak için.

beyoğlu’nda sokakların ‘ölümü’ – Mutlu Kent

Beyoğlu’nun belli yerlerinde, konutların yoğunlaştığı, yaya geçişlerinin imkansızlaştığı yerlerde, kontroller, farklı kullanım şekilleri, müdahaleler olabilir, orada yaşayan ve kullananlarla birlikte kararlar alınabilir. Ancak, ve de sadece bu güzergaha özgü olmamakla birlikte, seçilen rotada temel meselenin böyle bir kaygı olmadığını düşünüyorum.

Gezi ve sonrası için seçilmiş makaleler – yazılar

Tayyip Erdoğan Diktatör Müdür? – Ahmet İnsel – Birikim

Erdoğan, partisi içinde, hükümet içinde ve partisinin ve hükümetinin yetkilerinin siyasal ve toplumsal yaşamda yasal olarak uzanabildiği her alanda tüm yetkileri şahsında toplamış bir iktidarı, sadece son derece güçlü bir iktidar mevkiini değil aynı zamanda bir kişide toplanmış çok geniş bir yetki tekelini temsil ediyor. Bu nedenle ne kavramın bütünü dikkate alındığında demokrattır, ne de despot ya da tiran anlamında diktatördür. Bu kavramın 2500 yıl önce çıktığı ilk anlamı hatırlatan diktatör özellikleri gösterdiği için seçilmiş diktatör olarak nitelendirebiliriz.

Başbakan Kendine Bir Millet Seçiyor – Tanıl Bora – Birikim

Alaycı bir ifadeyle, Taksim’dekilerin ve onları destekleyenlerin milletliğini de teslim ediyor gerçi. Bir ucundan. Vatandaş kimliğini tanıyarak: “Onlar da vatandaşımız…”. Ama bu şartlı bir tanımadır: “Masumiyet” ve “samimiyet” koşuluna bağlı… Yani biraz saf olmaya… O saflar da şeytanî faiz lobilerinin, menhus dış güçlerin, habis terör örgütlerinin istismarına açıktırlar. Milletin büyük davaları, bu vatandaşlarımızın yarım aklına emanet edilebilir mi? Onlar, milletin zımmileri gibidir. Çoğunluk milletin egemenliğini tanıyarak, onun hoşgörüsü ve himayesi altında yaşayıp gitsinler.

 Bu Aralar Tarih Oldukça Hızlandı: Eylemin Duygu Durumu ve İnanmak Üzerine – Roza Kamiloğlu – Birikim

Bir maymunun eylem halindeki insan gibi savunma anında coşkuya kapıldığı biliniyor. Bizim içinse savunma anında atıldığımız, hissettiğimiz duygu toplumsal bir karaktere bürünüyor. Şu sıralar birçok alanda/parkta/şehirde devam eden eylemin/”durma”nın coşku hali insanın otonom içgüdüsüdür. Sosyal saldırılar karşısında ritmik ses çıkaran şempanzeler toplumsal savunma refleksimizde bir noktayı vurguluyor: Birlikte slogan atmak, coşkulu duygu durumdan temellenen inançları şekillendirmek, türkü söylemek demek insanlıktan çıkmak, şiddete meyil etmek demek değildir.

Faiz Lobisi Mi? – Cem Somel – Fikir Zamanı

Hâdise şöyle cereyan ediyor. Türkiye’de bir banka, yurt dışında bir bankadan döviz cinsinden kredi alıyor. Bu dövizi Türkiye’de ithalatçılara satıyor. Bizim banka satıştan elde ettiği TL ile yurtta kredi veriyor. Bankanın amacı, aldığı kredi faiziyla verdiği kredi faizi arasındaki farktan kazanç sağlamaktır…  İthalatçılar bizim bankadan aldıkları dövizle yurtta ne satabilecek iseler, onları ithal ediyor: çikolata, elektronik cihazlar, otomobil, petrol, makina, lüks inşaat malzemesi vs. vs. İthalatçılar bu ithal malların satışından kâr geliri kazanıyor. Bu arada borç alınan döviz tekrar memleketten çıktı…. İthal malların TL fiyatı, dışardan devamlı borçlanmanın sağladığı döviz bolluğunun etkisi altında, ucuz. Vatandaş olarak bizler de ithal çikolatayı, elektronik cihazı, otomobili vs. ucuz ucuz satın alıyoruz. Firmalar da inşaat malzemesini, makinaları vs satın alıyor…

Bir Gezi hikayesi… Ya da diyalog üzerine

Bay Z. ile olan diyaloğumuzu romantize ediyor değilim. Hala anlaşamadığımız çok nokta var. Üstelik o kendi cemaatinde, ben kendi cemaatimde azınlığız. Peki neden bu hikayeyi anlattım? Hayır, “çıkar” ilişkim filan olduğundan değil. Ne Bay Z.’nin ne de burs alan öğrencinin bu yazının yazıldığından haberleri var. Bursun geri kalanını garantiye almaya çalışıyor da değilim. O öğrenciyi nasıl olsa bir şekilde okuturuz.

Umuda İhtiyacı Olan Müslümanın Gezi Rehberi… – Mehmet Efe

Doğrudan, ikirciksiz, sabırsız ama dikkatle dinlemeyi bilen bir gençlik. Önyargısız, filtresiz. Hakiki sözü olanları dinleyeceğinden kuşkum olmayan bir gençlik. Sussak da geliyor, aşağılasak da. Eylemleri üzerinden yürütülen iktidar kavgaları umurlarında değil. Burada olduklarını, rahat bırakılmak istediklerini, teslim alacakları dünyanın yaşanabilir kalması gerektiğini duyurup çekiliyorlar. Her gelişlerinde daha kalabalık geliyorlar.  Ateşlerden geçmeye istekli değiller ama etrafından yol bulmaya çalışmaktan çekinmiyorlar. Biz o ateşlere su taşısak da taşımasak da.

21.Yüzyılın Proletaryası-2 – Fatih Altınöz – Afili Filintalar

7.Acıya daha önceki kuşaklardan çok daha alışıklar.Çoğu parçalanmış ailelerden geliyor ve acının her türlüsüne bağışıklar. Dolayısıyla biber gazı sökmediği gibi tehdit, gözdağı, şantaj vb. eski yıldırma usulleri de onlara kolayca sökmez. Ölüme çok yakın yaşıyorlar zaten zihinsel olarak.

 

Mahyalardan Seçmeler

Geçenlerde birçok gazetede haber oldu. Tek parti döneminde dinin seküler hayata ve ‘modern’ yapılara uydurulma çabası.

ALLAH. çok iyi.

mahya-1
mahya-2

Gülümsemek istersin ama yutkunursun.

Taksim’de polisin plastik mermi ile saldırısı sonucu tek gözünü kaybeden İTÜ öğrencisi Sepehr Vahabi

Sepehr Vahabi

foucault’nun saçının teliyim

EMR_3351-(Salt-Okunur)

Gezi ve artçıları ile ilgili çok geniş bir arşiv yapılabilir tabii ki. Ama Boğaziçi Üniversitesi Mezunları (belli ki sosyoloji), böyle bir selam çakmış.

Biz de aldık.

Özlüyoruz.

2 Temmuz ve Zülfü Livaneli

Bir 2 Temmuz. Bodrum’da Zülfü Livaneli Konserindeyiz. Livaneli: “Peki şimdi ne söyleyelim?” diye soruyor. Annem “Yangın Yeri” diye bağırıyor, herkes duyuyor, Livaneli, Leylim Ley söylüyor.

Olsun. Senin de canın sağ olsun.

iki gibi.

İlerlemek mümkün mü?

Felsefede ereksellik var mı? Ereksellik gibi bir süzcüğün ortalıkta olduğu bir yerde ne kadar ilerlemeden konuşulabilir? Ama sanıyorum bu, kuşkusuz, bir takım modernleşmeci aydınları gülümsetir sadece.

Ereksellik. Neyse.

Var mı bildiğimiz bir ilerleme? Yok. Cevap var mı yok? Evet ya da hayırın ötesinde. Antik Yunan, çok uzak, ufuktan bakarsın, görebildiğini al, alabildiğini anla, anlayabildiğini anlat. Peki anlattığın ne olacak? Sefiller. 21. yüzyılın insanı: Sefiller. Bokunda boncuk arar da döner ta arkasına bakar.

İlerleme mümkün değil, biriktirmek bir yere kadar mümkün. Biriktirmek de bilmeyi sağlamıyor maalesef. Sandal demişken ve bir da şarkı olarak they say, meşhur hikaye: derler.

Hadi şimdi binip gidince soracaklar herhangi bir yerde; biliyor muydun?

Bilsen de bilmesen de biliyordu, derler.

Ama biliyordumdan ziyade başkalarının bildiklerine sığınınca gök kaplı, su pis, her ne kadar bu bir önceki ile aynı olmasa da. Sandalda dengeyi tutturmaya çalışmak tek çare, başkalarının rüzgarı ile yelken tutmak? Mümkün değil. Tutturabildiklerine inanıyoruz ama biz demiyoruz, gene ‘they say’.

yıl 2005 aylardan aralık tam burada

elyazmasi.org - aralik 2005

sıfır

Bir sandalın üstündeyiz, muhakkak. Belki yalnız, belki hep beraber. Küreklerden birini kavrayacağım, mümkünse soldakini. Sandal kıçından bir ağacın köküne kalınca bir halat ile bağlı. Ne kadar kürek çekersem çekeyim bir merkezin çevresinde dönüyorum. Olsun, durmuyorum. Su pis, kokusu burun sızlatır. Çamurlu. Çamur, iyi niyetli bir tanımlama. Onun üstünde dönüp duruyorum. Bazen dalgalanıyor, dalgalandıran keyifli, bu dalgalar onu yukarıda tutuyor.

Bir ara uyuyorum, rüyamda yaşlı bir adam ”vazgeçmeyecek misin” diye soruyor. ”bir şey yapmıyorken neden vazgeçeceğim ki?” Uyandığımdan beri onu düşünüyorum, sonra boş ver deyip küreğe asılıyorum. Ellerim kanıyor, beni kan tutar ama şimdi tutmuyor. Gülümsüyorum. Sonra küfür ediyorum. Artık cinsiyetçi küfürler yok diyorum, uzun uzun düşünüyorum, Olta sandığına uzanıyorum, cevizden, oymalı. Usta işi, içinden bir kalem ve defter çıkartıyorum. Sandığı suya atıyorum, yüzmeye başlıyor, bir misina ile sandalın başına bağlıyorum sandığı. Arkadan tıngır mıngır geliyor. Batacak mı acaba? Batsa da bir yere gidemez artık.

Kıçtaki bağı bir yokluyorum, yalnızken esnetmem imkansız. Ufka doğru bakıyorum başka sandallar da dolanıyorlar. Onlarla yolumuzu birleştirsek diyorum, birleştiriyoruz, birleşmişler. Şimdi binlerce sandal var, kimse bize karışmıyor, yörüngemizde dönüyoruz. Ama su pis, çok pis. Onun için yapabileceğimiz bir şey yok. Su bu kadar pis ise yapılabilecek bir şey yok. Devam ediyorum.

Sandalın soluna oturuyorum, göz ucu ile sandığa bakıyorum ve küreği elime alıyorum: Merhaba.